ÖRNEK VAAZ (RAMAZAN VE RAMAZANA MAHSUS İBADETLERİMİZ.)

RAMAZAN VE RAMAZANA MAHSUS İBADETLERİMİZ

Lütfi Şentürk
Din İşleri Yüksek Kurulu Emekli Üyesi

Değerli Müminler!
Bugünkü sohbetimizde ramazan ve ramazana mahsus ibadetlerimizden söz edeceğim.
Allah Teâlâ'ya bizi bu rahmet ayına eriştirdiği için hamdediyor, O'nun sevgili kulu ve elçisi Muhammed Mustafa (s.a.s.)'e salat ve selam ediyoruz.
Geçtiğimiz ramazan ayında beraber oruç tuttuğumuz ve namaz kıldığımız pek çok kardeşimiz, ömürleri vefa etmediği için bu ramazana yetişemediler. Onlara ve bütün ölülerimize Allah'tan rahmet diliyor, mekanları cennet olsun diyoruz.
Bundan sonraki ramazanlara erişip erişemeyeceğimizi bilemiyoruz. Ömrümüzün ne kadarı gitti ve ne kadarı kaldığı hakkında kesin bir bilgimiz yoktur. Bunun için bu mübarek ayı iyi değerlendirmeli, Allah'ın rızasını kazanmaya çalışmalıyız.
Ramazan ayı, manevî hayatımızda seçkin yeri olan bir aydır. Bu ay daha girer girmez, diğer aylardan farklı bir yaşantı içine gireriz. Gündüzleri yemek, içmek gibi hayatî zevklerden ve her türlü aşırılıklardan çekinerek tuttuğumuz oruçlarla, geceleri dînî bir vecd içinde kıldığımız teravih namazları ile, gönüllerimize iman nurunun ilâhî hüzmeleri dökülmeye başlar. Ramazan sonuna kadar devam eden ve günden güne gönüllerde feyzi artan manevî neşe ile mümin kendisine, ailesine ve içinde yaşadığı topluma ve hatta bütün insanlara yararlı bir kişi olarak bayrama erişir.
Ramazan ayı, rahmeti ve bereketi bol bir aydır. Bu ayın gelmesi ile iyilikler çoğalır, kötülükler azalır, yoksullara ve düşkünlere yardım elleri uzanır.
Evet, bu ay rahmet ayıdır. Çünkü Peygamberimiz, bu ayın rahmet ve mağfiret ayı olduğunu bildirmiştir. Bu ayın, hiçbir kamerî ayla kıyaslanamayacak üstünlüğü vardır. Esasen aylar ve günler, zamanın dilimleri olmak itibariyle aralarında bir fark yoktur. Ancak bazı önemli olayların meydana geldiği ay ve günler, diğer zaman dilimlerine göre farklıdır, farklı kabul edilir. İşte ÔRamazan ayı' da bu farklı zaman dilimlerinden biridir. Çünkü insanlığın kararan ufkunu aydınlatan Kur'an-ı Kerim, bu ayda inmeye başlamıştır.  İslâm'ın beş temel ibadetinden biri olan oruç, bu aya tahsis edilmiştir. İnsanı Allah'a yaklaştıran nafile ibadetlerimizden biri olan ÔTeravih Namazı' bu ayın gecelerini nurlandırmaktadır. Malî ibadetlerimizden biri olan ÔFıtır Sadakası' da bu ayın sonunda verilmektedir. Kur'an-ı Kerim'de Ramazan ayı ile ilğili olarak şöyle buyurulmaktadır: "Ramazan ayı ( öylesine faziletli bir aydır ki ) insanlara yol gösterici ve doğruyu eğriden ayırmanın delilleri olarak Kur'an (bu ayda) indirildi." (1)
Ebû Hureyre (r.a.)'den rivayete göre Peygamberimiz şöyle buyurmuştur: "Ramazan girdiğinde cennet kapıları açılır, cehennem kapıları kapanır, şeytanlar da zincire vurulur."(2)
Hadis-i şerifte ifade edilen; cennet kapılarının açılması, Allah'ın rahmetinden, cehennem kapılarının kapanması ise, kötülüklerin azalmasından, şeytanların zincire vurulması da faaliyetlerinin etkisizliğinden kinayedir.
Değerli kardeşlerim ramazan ayı, ibadetler ayıdır. Peygamberimiz bu ayda kendisini tamamen ibadete verir, hele ramazanın son on gününü itikafla (mescide kapanarak) geçirirdi.
İbn Abbas (r.a.) Peygamberimizin ramazan hayatını şöyle anlatır: "Peygamberimiz insanların en cömerdi idi. Kendisine vahiy getiren melek Cebrail (a.s.) ile ramazan ayında karşılaştığı zaman cömertliği doruk noktasına erişirdi. Cebrail (a.s.) ramazanın her gecesinde Peygamberimizle buluşup, Kur'an okurlardı. İşte böylece Peygamberimiz, Cebrail (a.s.) ile buluştuğunda insanlara rahmet getiren rüzgardan daha cömert, daha yararlı olurdu.(3)
Hz. Aişe (r.a.) anlatıyor. "Ramazan-ı şerifin son on günü girince Peygamberimiz (ibadet konusunda) ciddi bir gayret gösterirdi. Geceyi ibadetle geçirir, ailesini de ibadet için uyandırırdı.(4)
İşte her şeyde olduğu gibi ramazan ayını değerlerdirme konusunda da örnek alacağımız insan, Peygamberimizdir. Onu örnek alan yanılmaz ve zararlı çıkmaz.
Ramazan Ayına Mahsus İbadetlerimiz
Ramazan ayına mahsus ibadetlerimizin başında oruç gelir. İslâm'ın beş temel ibadetinden biri olan oruç, ramazan ayına tahsis edilmiş bir ibadettir.
Peygamberimizin Mekke'den Medine'ye hicretinden bir buçuk yıl sonra farz kılınmış olan oruç, kitap, sünnet ve icma ile sabittir.
Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyuruluyor: "Ey müminler, sizden öncekilere farz kılındığı gibi size de oruç farz kılındı. Umulur ki korunursunuz."(5)
İslâm'ın beş temel ibadet üzerine kurulduğunu söyleyen Peygamberimiz, bunlardan birinin de ramazan ayı orucu olduğunu bildirmiştir.(6)
Bedenî bir ibadet olan  orucun, diğer namaz ve hac gibi ibadetlerden farklı yönleri vardır. Nefse ağır gelen bir ibadet olduğu kadar da neşeli bir ibadettir. Oruç tutmakla yükümlü olmayan çocukların bu ibadete gösterdikleri ilgi bunun ifadesidir.
Oruçtaki bu neşenin kaynağı, hiç şüphesiz kişinin iradesine hakim olmasıdır. Oruçlu iftar sofrasına oturup, Peygamberimizden rivayet edilen: "Allah'ım senin rızan için oruç tuttum ve senin rızkınla orucumu açıyorum. (Ey mağfireti bol Allah'ım, günahlarımı bağışla)"(7) diye dua etmesi, onu neşe ve sevincin zirvesine yükseltir. Bir tesadüf eseri sofrasında bulunan ve oruç tutmayan bir mü'minin gönlünde bir pişmanlık duyacağında şüphe yoktur.
Peygamberimiz, oruçlunun iftar sofrasındaki neşesini şu sözleri ile ifade etmişlerdir: "Oruçlunun iki sevinci vardır. Birisi iftar zamanındaki sevincidir. Diğeri de tuttuğu oruçla Allah'a kavuştuğu ve orucunun mükafatına erdiği zamanki sevincidir."(8)
Oruç tutanlara Allah Teâlâ'nın kıyamet günü özel muamele yapacağını Peygamberimiz müjdelemiştir. Peygamberimiz Allah Teâlâ'nın şöyle buyurduğunu bildirmiştir: "Ademoğlunun her ameli (nin karşılığı kendisine) kat kat verilir. Bir iyiliğe on katından yedi yüze kadar mükâfatlandırılır. Yalnız oruç hariç. O benim içindir ve onun mükâfatını ben veririm. Çünkü (oruçlu) yemesini ve nefsanî arzularını sırf benim için (benim rızamı kazanmak için) terkediyor."(9) Bunun bir benzeri rivayete de Buhârî yer vermiştir.(10)
Sehl b. Sa'd'ın rivayetinde Peygamberimiz şöyle buyurmuştur:
"Cennette ÔReyyan' denilen bir kapı vardır ki, kıyamet gününde bu kapıdan ancak oruç tutanlar girecektir. Bunlardan başkaları giremez. ÔOruçlular nerede?' diye çağrılır. Onlar da kalkıp o kapıdan girerler. Oruçlular girdikten sonra kapı kapanır ve oradan hiçbir kimse giremez."(11)
Değerli kardeşlerim, her ibadette olduğu gibi oruç ibadetinde de fert ve toplum için pek çok yararlar vardır. Kur'an-ı Kerim'de oruçtan ve orucun hikmetinden söz edilirken: "Umulur ki oruçla günahlardan korunursunuz." buyurulmuş; oruç sayesinde insanın günah işlemekten, başkalarına hile ve haksızlık yapmaktan sakınacağı duyurulmuştur. Çünkü sakıncalı olmayan yemeyi ve içmeyi Allah rızası için belli bir süre terkeden oruçlu, O'nun yasakladığı söz ve işlerden de sakınmak durumundadır. Aksi halde orucunun bir anlamı kalmaz. Nitekim Peygamberimiz:
"Oruç bir kalkandır; (oruçluyu  kötülüklerden korur), oruçlu kötü söz söylemesin. Oruçlu, kendisi ile itişmek ve dalaşmak isteyene iki defa ben oruçluyum desin. Ruhumu kudret elinde tutan Allah'a yemin ederim ki, oruçlu ağzın açlık kokusu Allah katında misk kokusundan daha güzeldir."(12)
Bir başka hadis-i şerif de mealen şöyledir: "Kim yalan söylemeyi ve yalanla iş yapmayı bırakmazsa, Allah Teâlâ o kimsenin yemesini, içmesini bırakmasına (yani oruç tutmasına) değer vermez."(13) Yine Peygamberimiz: "Oruç tutan öyle insanlar var ki, ellerine açlık ve susuzluktan başka bir şey geçmez."(14) buyurmuştur.
Oruç İnsanda Başkalarına Yardım Etme Duygularını Geliştirir
Çoğu varlıklı insanlar, yoksulların çektiklerini bilmezler. Varlıklı kimse tuttuğu orucun nefse olan etkisini tadar da, yılboyu açlık çeken ve yokluk içinde kıvranan yoksulları ve kimsesiz çocukları düşünür; onlara karşı gönlünde şefkat ve yardım duyguları uyanır.
Hz. Aişe Peygamberimizin vefatından sonra ne zaman bir yemek yese, Peygamberimizi hatırlayarak ağlamaya başlardı. Bir defasında niçin ağladığı kendisine sorulunca şu cevabı vermiştir: "Hz. Muhammed (s.a.s.) sağlığında doyasıya bir günde iki defa yemek yememiştir. Onu hatırladığım için ağlıyorum." (15)
İşte oruç, insana yoksulların çektikleri sıkıntıyı yaşatır da onlara yardım elini uzatma alışkanlığı kazandırır.
Oruç Sağlığı Korur
Orucun sağlık ve tedavi yönünden de önemi büyüktür. Peygamberimiz: "Oruç tutunuz ki, sıhhat bulasınız." (16) buyurmuştur.
İnsan vücudunun bütün gün çalışarak yorulan organları uyku ile dinlendiği gibi, bir yıl durmadan çalışan mide ve sindirim organları da oruç sayesinde dinlenir ve görevlerini daha iyi yapma imkanı kazanır. Peygamberimizin ifadeleri ile mide, hastalıkların evidir. Perhiz de, en etkili tedavidir. Bir çok hastalıkların tedavisinde doktorların perhiz ve diyet tavsiye etmeleri bunu teyit etmektedir.
Oruç İnsanı Sabra Alıştırır
Zor işler sabırla başarılır ve her engel onunla aşılır. Bunun için Kur'an-ı Kerim'de sabredenler müjdelenmiş ve sonsuz ecirle ödüllendirilecekleri vadedilmiştir. (17)

Oruç Nimetlerin Kadrini Öğretir
İnsan eriştiği nimetlerin kıymetini, ancak bu nimetler elden çıktıktan sonra anlar, ama iş işten geçtiği için bir yararı olmaz. Oruç, insanı belli bir süre de olsa nimetlerden uzaklaştırır ve nimetlerin kadrini öğretir.
Oruç Toplum Hayatını da Olumlu Şekilde Etkiler
Oruç tutanlar nefsin aşırı derecedeki isteklerini durdurmak ve iradelerine hakim olmak için büyük güç kazanırlar. Yüce Mevlânın emirlerine itaat eder, yasaklarından kaçınırlar. Birbirlerine karşı iyi ilişkiler içinde bulunur, görevlerini en iyi şekilde yerine getirmeye, iyi bir insan olmaya çalışırlar. Bunda bütün ibadetlerin olduğu kadar orucun da etkisi vardır.
Orucun fert ve toplum hayatına pek çok yararları olması yanında günahlara da keffarettir. Nitekim Peygamberimiz: "Bir kimse ramazanın faziletine inanarak ve mükâfatını umarak oruç tutarsa geçmiş günahları bağışlanır." (18)
Oruç, tan yerinin ağarmaya başlamasından güneşin batmasına kadar, ibadet niyetiyle yemek, içmek ve cinsî yaklaşımdan kendini tutmaktır. "Sabahın beyaz ipliği (aydınlığı) siyah ipliğinden (karanlığından) ayırt edilinceye kadar yiyin, için, sonra akşama kadar orucu tamamlayın."(19) Ayeti orucun başlangıcını ve bitişini bildirmektedir.
Özet olarak ifade etmek gerekirse; oruç imsak ile başlar, iftar ile sona erer. İmsak, sahur yemeğinin değil, orucun başlangıcıdır. Bu itibarla takvimlerde yazılı olan imsak saatine kadar yiyilip-içilecek, bu saatten itibaren ise yemeye ve içmeye son verilecektir.
Oruç Kimlere Farzdır
Oruç, ergenlik çağına gelmiş, akıllı, Müslüman erkek ve kadınlara farzdır. Ancak oruç kendilerine farz olanlardan hasta olanlar ile yolcu olanlar, oruç tutmayabilirler. Hasta olanlar iyileştiklerinde, yolcu olanlar da evlerine döndüklerinde, yedikleri günlerin sayısı kadar oruç tutar, kaza ederler. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de: "Sizden her kim hasta yahut yolcu olursa (orucunu yer ve tutamadığı günler kadar) diğer günlerde kaza eder."(20) buyurulmuştur.
Hasta bakıcıların, gebe ve emzikli kadınların durumları da aynıdır. Oruç tuttukları takdirde kendileri veya çocukları zarar görecekse veya gereği gibi hastaya bakamayacaklarsa, bunlar da sonradan tutmak üzere oruçlarını yiyebilirler. Çünkü dinde zorluk yok, kolaylık vardır.
Oruç tutamayacak kadar yaşlı olan veya iyileşmesi mümkün olmayan hastalar da oruç tutmazlar, yedikleri hergün için yoksula bir fidye verirler. Fidye vermeye ekonomik durumları müsait olmayanlar Allah'tan af ve mağfiret dilerler. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de: "Oruç tutmaya güçleri yetmeyenlere (Her gün için) yoksulu doyuracak fidye gerekir."(21) buyurulmaktadır.
Adet gören veya lohusa olan kadınlar ise namaz kılamaz, oruç tutamazlar. Ancak bu halleri geçtikten sonra, namazları değil, sadece yedikleri günleri kaza ederler.
Fatıma binti Ebî Hubeys, Peygamberimize gelerek: "Ey Allah'ın Rasûlü, ben istihazalı (yani tenasül organından devamlı kan gelen) bir kadınım, hiç temizlenemiyorum. Acaba namazı bıraksam mı?" diye sordu. Peygamberimiz: "O, bir hastalık sebebiyle gelen bir kandır, hayız kanı değildir. Adet görme günleri gelince namazı bırak, temizlendiğin vakit kanı yıka ve namazını kıl." buyurdu. (22)
Rivayete göre Muâze adında bir hanım Hz. Aişe radıyallahu anha'ya gelerek: "Neden âdet gören bir kadın temizlendikten sonra âdet günlerinde kılamadığı namazları kaza etmiyor da tutamadığı oruçları kaza ediyor?" diye sordu. Hz. Aişe: "Sen Harûriye'den misin?" dedi. Kadın: "Hayır, Haruriye değilim ama öğrenmek için soruyorum,  dedi. Bunun üzerine Hz. Aişe: "Vaktiyle bu iş bizim başımıza geldiğinde orucu kaza etmekle emrolunduk, namazın kazası ile emrolunmadık" dedi. (23)
Harûrâ, Kûfe'ye yakın bir köyün adıdır. Hz. Ali'ye karşı ayaklanan Hâriciler, ilk defa burada toplanmışlardır. Hz. Aişe Muâze'ye: "Sen Harûriye'nin görüşünde misin?" demek istemiştir. Çünkü onlar, adet gören kadının adet günlerinde kılamadığı namazları kaza edeceği görüşündedirler.
Lohusalık hali de hayız gibidir. Hayız ile ilgili hükümler aynen lohusalık içinde geçerlidir.
Terâvih Namazı
Ramazana mahsus ibadetlerden biri de teravih namazıdır.
Teravih namazı sünnet-i müekkede'dir. Sünnet, ya Peygamberimizin devam ettikleri, ya devam ederken bir özrün araya girmesi ile terkettikleri işlerdir. Peygamberimiz bu namazı hem kılmış ve hem de kıldırmıştır. Ancak farz olur endişesi ile cemaatle kılmaktan vaz geçmiştir.
Buhârî ile müslim'in Hz. Aişe  (r.a.)'den rivayetlerine göre, şöyle demiştir: "Bir ramazan gecesi Peygamberimiz mescid'de teravih namazı kıldı. Ashab-ı Kiram da ona uyarak kıldılar. Ertesi gece de böyle cemaatle kıldılar. Halk çoğaldı. Üçüncü yahut dördüncü gece cemaat yine toplanmış, Peygamberimizi beklemeye başlamışlardı. Fakat Peygamberimiz o gece teravihe çıkmadı. Sabah namazından sonra cemaate: "Ey insanlar, sizin cemaatle teravih namazını kılmaya olan şiddetli arzu ve hevesinizi görüyorum. Benim de namaza çıkmama hiçbir engel yoktu. Yalnız böyle aşırı bir istekle devam edilerek üzerinize farz kılınmasından, sizin de onu devamlı kılmaya gücünüzün yetmeyeceğinden endişe ettim (bunun için gelmedim.)" buyurdu. (25)
Bundan sonra Teravih namazını cemaatle değil, herkes kendi başına kılmaya devam etti. Hz. Ebû Bekir devrinde de bir değişiklik olmadı. Hz. Ömer halife olunca bir süre daha böyle devam etti. Bir ramazan gecesi Hz. Ömer mescide geldi, halkı kendi başına teravih namazı kılarken görünce: "Öyle sanıyorum ki, bunları bir imam arkasında toplarsam daha iyi olacak" dedi. Ertesi gece Übeyy İbn Kâb'ı teravih namazı imamı tayin edip cemaati onun arkasında topladı ve teravih namazı bundan böyle cemaatle kılınmaya başladı. Başka bir gece Hz. Ömer mescide geldi, halkın vecd içinde namaz kıldıklarını görünce: "Şu teravihin böyle cemaatle kılınması ne güzel âdet oldu" diyerek sevincini ifade etti. (26)
Hz. Ali halkı bu namaza daima teşvik etmiş ve: "Allah, Ömer'in kabrini nurlandırsın, nasıl ki Ömer mescidlerimizi teravihin feyzi ile nurlandırıp şereflendirdi ise." diyerek teravih namazının ramazanı şerifte Müslümanların mabedlerine özel bir şeref bahşettiğini bildirmiş ve Hz. Ömerin bu yaptığını tasvip ettiğini ifade etmiştir.(27)
Peygamberimiz tarafından kıldırılan teravih namazının kaç rekat olduğu bildirilmemiştir. Ebu Seleme b. Abdurrahman'ın Hz. Aişe (r.a.)'ya Peygamberimizin ramazandaki gece namazını sorduğunda, Hz. Aişe şu cevabı vermiştir: "Peygamberimiz ne ramazanda ne de ramazandan başka gecelerde on bir rekatten fazla kılmış değildir."(28)
İbn Hibban Sahih'inde Câbir (r.a.) den, Peygamberimizin Ashabı ile birlikte sekiz rek'at teravih, sonra da vitir namazı kıldıklarını; Beyhakî'nin İbn Abbas (r.a.) den rivayetinde ise, Peygamberimizin yirmi rek'at teravih namazı kıldırdıklarını, bildirmiştir. (29)
Şevkânî yukardaki rivayetleri naklettikten sonra şöyle diyor: "Bu konudaki rivâyetler ramazan gecelerinde teravih namazının ve bu namazı cemaatle, yalnız başına kılmanın meşrû olduğunu; teravih namazının kesin olarak kaç rek'at olduğu ve her rek'atte ne kadar Kur'an okunacağı hakkında ise bir sünnet varit olmamıştır." (30)
Hulefâ-i Râşidîn devrine gelince; İbn Hacer, Hulefâ-i Râşid'in devrinde kılınan teravih namazının yirmi rek'at olduğunda Ashabın icma'ı vardır, diyor.
Böylece Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali dönemlerinden başlayarak günümüze kadar kılınmakta olan teravih namazı yirmi rek'attır.
Büyük bir İslâm alimi olan İbn Abd'l-Berr (H. 363-463), teravih namazının yirmi rek'at olduğu fakihlerin çoğunluğunun, Şafiîlerin, Kûfeli alimlerin ve Cumhur-i Ulemanın görüşüdür, diyor. (31)
Tabiînden İbn Ebî Müleyke, Hâris el-Hemedânî, Ata İbn Ebî Rabah, Ebû'l-Buhturî, Said İbn Ebî Hasan el-Basrî, Abdurrahman İbn Muhammed, İbn Ebî Bekr ve daha bir çok Tabiîn, Hulefâi Râşidîn ile Ashab-ı Kiram gibi teravihi yirmi rek'at olarak kabul edip benimsemişlerdir. (32)
İbn Abdi'l Berr diyor ki: "Alimler topluluğu teravih namazının yirmi rek'at olduğu görüşündedir. Hanefî, Şafiî ve Hanbelî fakihlerin çoğunluğunun  görüşü de budur." (33) Malikilere göre teravih namazı otuz altı rek'attır.
Bu konuda en kuvvetli ve kesin sözü Ebû Hanife söylemiştir. "el-ihtiyar" da ifade edildiğine göre İmam Ebî Yusuf, hocası Ebû Hanife'ye teravih namazının hükmünü ve Hz. Ömer tarafından ne gibi bir delile dayanarak bu namazın yirmi rek'at olarak ve cemaatle kılınmak suretiyle ortaya konulduğunu sormuştur. Ebû Hanife (Allah ona rahmet etsin) şu cevabı vermiştir: "Teravih namazı hiç şüphesiz bir sünnet-i müekkede'dir. Hz. Ömer bu namazın cemaatle yirmi rek'at kılınmasını, ne kendi içtihadi ile ne de sırf kendi düşüncesinden çıkarmıştır, ne de Peygamberimiz zamanında olmayan bir din konusunu ortaya koymuş bir bid'atçidir. Elbette Ömer, bunu, kendisince bilinen dinin bir temel kaynağına ve Peygamberimizin bir tavsiyesine dayanarak bunu emretmiştir." (34)
Bu rivâyet ve görüşleri şöylece özetlemek mümkündür: Ramazan-ı Şerifte sekiz rekat tervih ve üç rek't vitir namazının cemaatle kılınması sahih rivayetlere dayanan Peygamberimizin fiili ile sabit bir sünnettir. Bu sekiz rekatın üst tarafı ile beraber yirmi rek'at olması Hulefâ-i Râşidînin sünnetidir ki, buna fıkıh dilinde müstehap denir.

Diğer taraftan, az önce ifade ettiğimiz Peygamberimizin yirmi rek'at teravih kıldığına dair İbn Abbas (r.a.) dan gelen rivayet ise senedinden dolayı hadis alimleri tarafından zayıp görülmüştür. Fakat pek çok fakih onu görüşlerine delil gösterdiklerinden, bu rivayete göre de yirmi rek'atın da sünnet olduğu sabit olmuş olur.
Ayrıca Peygamberimiz bu namazı tavsiye etmiş ve şöyle buyurmuştur: "Faziletine inanarak ve mükafatını umarak Allah rızası için ramazan gecelerini ibadetle geçiren (teravih namazını kılan) kimsenin geçmiş günahları bağışlanır." (35)

1- Bakara, 185.
2- Buhârî, Savm, 5; Müslim, Sıyam, 1.
3-  Buhârî, Savm, 7; Müslim, Fedail, 12.
4-  Buhârî, Teravih, 5; Müslim, İtikaf, 3.
5-  Bakara, 183.
6-  Buhârî, İman, 2; Müslim, İman, 5.
7-  Ebû Davut, Savm, 22.
8-  Buhârî, Savm, 9; Müslim, Sıyam, 30.
9-  Müslim, Sıyam, 30.
10- Buhârî, Savm, 3.
11- Buhârî, Savm, 4; Müslim, Sıyam, 30.
12- Buhârî, Savm, 2; Müslim, Sıyam, 30.
13- Buhârî, Savm, 8.
14- İbn Mâce, Sıyam, 21.
15- Tirmizî, Zühd, 38.
16- Keşfu'l-Hafa, c. 2, s. 33.
17- Zümer, 10; Bakara, 155.
18- Buhârî, Savm, 6; Müslim, Kitabu Salâti'l-Mü  safirine ve Kasrihim, 25.
19- Bakara, 187.
20- Bakara, 184.
21- Bakara, 184.
22- Buhârî, Vudu, 63; Müslim, Hayız, 14; Ebû Da vut, Tahâre, 109; Tirmizî, Tahâre, 96; Neseî,   Hayız, 2.
23- Müslim, Hayız, 15.
24- Buhârî, Savm, 20; Müslim, Sıyam, 9.
25- Buhârî, Teheccüd, 5, Teravih, 1; Müslim, Kita bu Salâti'l, Müsafirine ve Kasrihim, 25; Ebû   Davut, Salât, 318.
26- Buhârî, Teravih, 1.
27- Mecmeu'l-Enhür.
28-  Buhârî, Teravih, 1; Müslim, Kitabu Salâti'l-  Müsafirine ve Kasrihim, 17.
29- Şevkânî, Neylü'l-Evtar, c. 3, s. 61.
30- Neylü'l-Evtar, c. 3, s. 61.
31- Aynî, Umdetü'l-Kârî, c. 11, s. 127.
32- Aynı eser, c. 11, s. 127.
33- Aynı eser, s. 127.
34- el-İhtiyâr, c. 1, s. 68; el-Baru'r-Râik.
35- Buhârî, İman, 27; Müslim, Kitabu Salâti'l-Mü  safirine ve Kasrihim, 25.
36- Buhârî, İtikaf, 1; Müslim, İtikaf, 1.

Yorum Yaz